AHLAKLI İNSANI VE MİLLETİ OLUŞTURAN DEĞER KISTASLARI
AHLAKLI İNSANI VE MİLLETİ OLUŞTURAN DEĞER KISTASLARI

Değerler eğitimi ahlaklı bir insan oluşturmayı ister. Değer ve ahlak vasıfları insanın kurucu özelliklerindendir. Aklınızdan bir halı geçirin. Halı olgun bir insanı anlatan resimdir. Halının üzerinde bulunan motiflerin hatta renklerin insani değerleri oluşturduğunu göreceksiniz. İlmeklerin her birisi hayata dokunan hatta geçen ekonomik, kültürel ve dini uygulamaları anlatıyor. Halıları çerçeveleyen iç içe geçmiş kare veya dikdörtgen şekiller ise değerleri oluşturan veya değerlerin görülebilirliklerini öyle ki fark edilebilirliklerini artıran kıstaslar olabilir. Bahsi geçen halının motifi, malzemeleri ve takibi yani arka planı dine aittir. Konunun sorusu şu şekildedir: Değer sonradan mı oluştu yoksa öteden beri var mıydı? Değerin insanla beraber ortaya çıkmıştır. Kıymet olarak bakıldığında değerli olan bir eşyanın kullanıcısı olduğu sürece veya isteyeni olduğu sürece değeri bilinir. Örneğin altın bu manada isteyeni ve kullanıcısı olduğundan kıymetlidir. Oysa hayat enerjisi ve bir nefes, her zaman değerlidir; insanın temel ihtiyaçları kıymetlerini kaybetmezler. Bu manada düşünülünce değer insandan önce vardı ama insanla bilinir hale geldi. Değerlerin insanda toplanarak ahlak ismini alması insanın dünyada yaşamına bağlıdır. İnsan hayatının ihtiyaçlar ve bunların giderilişine dayanan gelişimi sistemleşmiştir. Bu sistem adil dağılım düzenine ihtiyaç duymuştur. İnsanların ahlaklı, ahlaksız ve daha da kapsamlısı iyi ve kötü olarak betimlenmesi belirli bir sisteme bağlıdır. Denilebilir ki, eğer mükemmel ahlaklı bir insan ortaya çıksaydı iyi ve kötü bu insana göre/bakılarak anlaşılabilirdi. Olgun bir insan bu durumda her devirde özlenen ve ulaşılmak istenen üstün ahlaklı bir insandır. İyi ve kötü, güzel ve çirkin ardından helal (uygun) ve haram (uygun değil) tabirleri ahlaklı bir yapı bina etmeye yararlar. Bu yapının hem maddi yönü ve hem de manevi yönü bulunur. Bu manada bir bireyi, sistemi ve milleti diğerlerinden ayıran temel özellikler iyi ve kötünün ne olduklarıdır. Değerler hangi kıstaslara göre belirlenirler? Ahlaklı bir millet ve insan olmanın sistemi yani anahtarı insanların dünya yaşamları boyunca peşinde bulundukları bir arayıştır. Bu anahtarı sunan insanlara öncelikle peygamber ismi verilmiştir. Kurdukları sisteme ise din adı verilmiştir. Din, ortaya koyduğu ölçülerle Allah ile ve diğer tüm canlılarla olan ilişkileri düzenler. Bunu yaparken toplumun diğer tüm bağlayıcı unsurlarına da etki eder ve şekillendirir. Bunlar arasında örf, adet, gelenek ve hukuk sayılabilir. Bu sayılan unsurlar değer yargılarının gelişimiyle karşılıklı etkileşirken kıstasların yaşanan hayat içinde uygulanışına yardım ederler. Toplumsal ve bireysel değer yargılarının ışıklarında geliştiği kıstaslar, Adalet, hikmet, iffet ve şecaat kavramlarıdır. Bir toplum ve birey bu kıstaslarla kendini geliştirebilir ve bu kıstaslara uygun olarak eğitilebilir. Bunların kısaca tarifleri şu şekilde yapılabilir: Şecaat; yiğitlik, kahramanlık, cesaret gibi anlamlara gelmektedir. Korkaklıktan uzak olmayı öngören ve öfkenin yönlendirilmesini amaçlayan bir kişilik ölçüsüdür. Müslüman’ın cesareti şu ayetle belirlenir Ali İmran Suresi 173. Ayette “onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine ‘insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun’ dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!’ dediler” buyruldu. Müslüman kendi inancı ve toplumu uğruna izleyeceği orta yolu belirleyebilir. Orta yol nasıl ki savurganlıkla cimrilik arasında bulunabiliyor; şecaatle saldırganlık arasında da benzer şekilde tespit yapılabilir. İffet; arzu (şehvet) enerjisinin helal ve haram sınırlarına uygun olarak ve adaletli bir şekilde tasarrufunu tarif eder. İffet insanın sözlerinde ve davranışlarında bir ölçüye dayanmasını ilham eder. Ayette “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar... Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar...” (Nur, 30) Adalet; bir hakkı yerine teslim etmek manasında anlaşılır. Tersi zulüm olarak tanımlanabilir. Doğruluk, eşitlik, denklik, denge, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, dürüstlük, tarafsızlık gibi anlamlara gelir. Adaletin hem toplum ve hem de bireysel çerçevede dengeyi sağlamak olduğu açıklanabilir. Kuran’da şöyle buyrulur: “...Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurat 9) Hikmet; bilgelik, yerindelik, değerlerden biridir. Temel bilgi olarak Allah’ı (c.c.) gereği gibi bilmek manasından başlayarak eşyanın gereği gibi ve hakkını vererek yani yanlış anlamlardan uzak doğru manaya uygun olarak bilinmesidir. Hikmet kavramının, fıkıh, adalet ve ilim kavramlarıyla yakından ilgisi vardır. Yani kapsamı yaratılışın maksatlarını sorgulayarak anlamayı içerir. Bir ayette; “O, ümmilere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir...” (Bakara 129) buyurdu. Bu ayete göre arak Hz. Peygamber hikmet öğreticisi olarak anlaşılıyordu ve o bu durumun önemini şu şekilde vurgulamıştı: “Hikmet müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.” Bireylerin eğitiminde uygulanacak metot ne olursa olsun hasıl olacak sonuçlar içinde bu dört kıstas yer alabilmelidir. Bireysel ahlakın gelişimi bu kıstasların ışığında yer alacaktır. Bu değer kıstasları bireyin gelişen ahlakının ölçüsünü ve ahengini belirlemeye yardım edecektir. Bireyi anlamaya niyet ederken insanı oluşturan temel özelliklerden yola çıkılacaktı. Bu özellikler neler olabilirdi? Amaç ahlak olduğundan bireyde ahlakın izdüşümleri olarak huy, mizaç, karakter ve tabiat şeklinde alınabilirdi. Mizaç bireyin duygu ve davranış boyutlarını ifade eden bir kavramdır. Aynı durum karşısında kişilerin farklı tepkiler vermeleri mizaç özelliklerindendi. Birisi aynı olaya şiddetli bir tepki verirken, bir diğeri tepkisiz kalabilirdi. Karakter ise bireyin ahlak ve mizaç arasında kalan yönüne deniliyordu. Hem ham eğitime muhtaç bireysellikten yani duygu ve dürtülerden yani mizaçtan kaynak alıyor ve hem de mükemmel olan ahlakı tanımlamaya ve içermeye heves ediniyordu. Karakterin şekillenmesinde ceza ve mükafatların ve eğitimle alınacak tedbirlerin etkileyici özellikleri vardı. Özelliklerin alınışı ailede verilen eğitimin yanı sıra sosyal çevreyle, toplumun içinde bulunduğu hal ve ayrıca dünyanın ahlaki, ekonomik ve ortak değer algıları açısından gidişatıyla yakından alakalıydı. Bireyin, içinde bulunduğu toplumun ahlak anlayışına ve değerler sistemine uygun bir davranış tarzını benimsemesi mümkündür. Ailenin bireye kazandırdığı birinci anlayış din sonra kültürdür. Kültür ve din iç içe geçmiş olup kültür dinin toplumsal yaşam örgüsünü meydana getirmiştir. Kültür toplumun içinde örgütlenmiş aile, akrabalar, dostluk, meslek birlikleri gibi birimler tarafından uygulanır. Birimler toplumun değer dinamiklerinden etkilenirken aynı zamanda tolumun genel renginin değişimine de tesir ederler. Örneğin gençler en önemli tesiri dostluk anlayışından yani değerinden alırlar. Atasözleri bu hali şu şekilde belirler: “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim.” Yüce Allah “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe suresi, 119) buyururken Hz Peygamber de “kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” (Tirmizî) buyurmuştur. Bir din sistemi olarak İslam Müslümanların birbirlerinden sorumlu olduklarını tebliğ etmiştir. Bu halde toplumu oluşturan birimlerin birbirlerinden kopuk ve habersiz olmaları sistem dışı sayılmıştır. Örneğin anne baba çocuklarının maddi ihtiyaçlarının yanında ahlaki gelişimleriyle de ilgilenirken akrabalar ve komşular birbirlerini gözetirler. Bu bağlar dini bir şekillendirme olduğundan değerli hale girmiştir. Bireyler adalet, akrabaya yardım etmek, misafire ikramda bulunmak, dürüstlük ve yardımseverlik gibi değerlere hayatlarında bir inanış olarak yer verirler. Hz. Muhammed (sav) ahlaklı insan ve millet yetiştirmeye uygun sistemini kurarken dedi ki: “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikramda bulunsun. Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, akraba ile irbanı sürdürsün...” (Buhari) Peygamberler uyguladıkları yöntemlerle dünya hayatının tüm maddi ve manevi unsurlarını değer haline getirebilmekteydiler. Bu onların hikmeti anlama ve anlatma becerilerinde bulunuyordu. Dünya hayatını temizlemeleri yukarıda hikmetle alakalı olarak verilen ayette vurgulandığı üzere mümkündü. MADDİ VE MANEVİ DEĞERLERİN İNSANDA BULUŞMASI Değerleri maddi ve manevi olarak iki alanda anlamlandırmak mümkündür. Yukarıda verilen kültürel, ekonomik ve bilimsel öğeler maddi yönü gelenek, örf, adet ve inançlar; duygu, düşünceler ise manevi yönü meydana getirir. Değerleri sadece bir alana ait görmek mümkün değildir. Maddi değerlerin manevi yönleri olabildiği gibi manevi değerlerin de maddeye sirayet eden yüzleri bulunabilmektedir. Cami örneği bu hali yeterince ifade edebilmektedir. Onlar unsurlarıyla ve yapısıyla maddi, inanca ait tasarruflarıyla manevi yöne hitap ederler. Maddi ve manevi değerlerin artı ve eksi kutuplarıyla bilinen bir mıknatıs veya iten ve çeken manyetik alanlar halinde ortaya çıkışları tesadüf olabilir mi? Bu düşüncenin gelişimi resim olarak dna kromozomlarının birbirlerine sarılmaları olarak akıldan geçirilebilir. Dna demişken maddi ve manevi değerler anne babayla ilişkilendirilebilir. Maddenin anne gibi mananın baba gibi tasavvur edilmesi mümkündür. Burada baba bir hayaldir; örnek alınır, mesafe bulunur, özlenir, çekinilir ve övgüsü arzulanır. Anne ise toprak gibi yetiştirir, su gibi dinç tutar, hava gibi teslim olunur ve ateş gibi terbiye eder. Anne ve babanın sembollerle anlatılması tesadüf müdür?  Anne hikayeler anlatır. Hikayeler bilinci açan ve dinleyeni insan haline getiren haritalardır. İnsan olmanın haritaları daha küçükken dinlenilen hikayeler arasında gizlenmiştir. Annelerin anlattığı hikayeler bu kadar önemli midir? Önemli olmasalar bilincin altına küçük resimler gibi atılır ve insanın zor zamanlarında nereden geldiği bilinmeyen bir şekilde hikayelerden kesitler bir teselli ve ilaç gibi hafızada ortaya çıkarlar mıydı? Anneden gelenler rahimdir ve şifa içerir. Hikayeler anne gibi denilebilir mi? Evet öyledirler. Belki bu biraz abartılı bulunabilir. Öte yandan anneden gelenler de anne gibidirler. Hikayeler rahimdirler. İnsan yetiştirmeyle ilgilenen Kuran-ı Kerim’in kıssalarla bezeli oluşu tesadüf değildir. Kutsal kitap insan bilincini oluşturmaya çalışırken kendisine has anlatımıyla hikayeler anlatır. Toplumun tanrılarının hangi anlama hizmet ettiğini tanımlamaya çalışan bir çocuk, iffetli olmanın imtihanını yaşayan bir genç, milletinin değerlerini unutmamasını isteyen kurtarıcı bir lider, bahçelerini sulayan iki yetişkinin ihmal ettiği olgunluk değerleri, bir babanın oğluna olan nasihatleri, babayla oğlun imtihanları, gizemlerle sınanan iki insanın yolculuğu, genç kızların iffet ve inanç tutkuları gibi konuları işleyen kıssalar vardır. Konular arasında aniden beliren Kuran hikayeleri çok boyutlu insan yapısının içerisine serpilen tohumları andırır. Kuran insan ağacı yetiştirmektedir. Hz. Peygamberin dediği gibi insan hurma ağacına benzer; kökleri derinlere ulaşan.. Kuran’ı anlatan ve insanları adeta çocukları olarak ihmal etmeyen Peygamber ümmetine bir baba gibidir (Ebu Davut, Beyhaki). O örnek alınır, uzaktadır ama bu kaçırılan bir fırsat değildir zira baba anne kadar yakın değildir. O uzakta da olsa onun övgüsünün alınacağı an hayal edilir, onun gibi olmak istenir, diğer toplum grupları arasında bulunurken onu temsil etme özelliği benimsenir, ondan kalan değerler babadan kalan tarla veya bağ bahçe nasıl işleniyorsa öylece işlenir; bakımsız solmaya ve yok olmaya bırakılmaz. Yetişmiş bir insan Peygamberden izler taşır; çokça merhametli, insanların üzerlerine gelen sıkıntılara karşı duyarlı ve insana dair konuları hassasiyetle duyumsayan bir insan. (Tevbe Suresi 128-129)