İSLAMOFOBİ
İSLAMOFOBİ

İSLAMOFOBİNİN ALTINDA YATAN TEMEL NEDENLER İslam korkusu demek olan İslamofobinin ortaya çıkış nedenleri bu yazıda dini, sosyal ve ticari yönlere bakılarak incelenecektir. İslam düşmanlığıyla islamofobinin farklı açılara ait tanımlar oldukları söylenebilir. İslam düşmanlığı yabancı bir dine verilen tepki kapsamına girmektedir. Yabancı halklara, ırklara, mültecilere, tarikatlara, mezheplere, yabancı ahlak yapısına, rakip şirketlere duyulan merak ve rekabet hissi aynı yırtıcı dürtüleri uyarmaktadır. Batılı aydınlar son dönemde İslam’ı bir din olmaktan ziyade siyasi ideoloji olarak görmeye başlamıştır. İslam ve Müslümanları ayırarak Müslümanların kabul edilebileceğini ama İslam dininin yanlış bir din olduğu fikrini savunmaktadırlar. 90’lı yıllarda İslam’a kadının, fikir özgürlüğünün ve dini inanç tercihlerinin perdelendiği şeklinde negatif imajlar yüklenmişti. İslamofobi kelimesinin ilk kullanımı da yine bu 90’lı yıllara dayanır. Bu konuların yeterince açıklanamadığı İslam ülkelerinde batılı yaşam karşısında çaresizlikler gizlenememiştir. İslamofobi kelimesi batının eylemlerini masumlaştıran bir niteliktedir. Onun yerine antiislam kelimesinin kullanımı daha tutarlı olabilirdi, tıpkı Yahudi karşıtlığını ifade eden antisemit kelimesinde olduğu gibi. Neticede güçlü bir çoğunluğun güçsüz azınlığa karşı aldığı pozisyonun ifadesi fobi kelimesi olamazdı. İslamofobi yani İslam’dan korkan batı imajı vuku bulan saldırgan eylemlerin savunulması imkanını doğuruyordu. İslamofobinin batının yegane derdi olmadığını söylemek gerekir. Orada İslamofobiden daha önde gelen kaygılar bulunmaktadır ve bunların başında yabancı düşmanlığı ve ırkçılık sayılabilir. Yabancı düşmanlığı ile ırkçılığın islamofobiye benzer özellikler taşıdığı söylenebilir. Beyaz ırkın ve onun dininin üstünlüğü anlayışı son yirmi senede ortaya çıkan iki katliamda kendini göstermiştir. 2011 yılında Norveç’te Andres Breivik 77 kişiyi öldürmüş ve saldırıyı Norveç’in İslamlaştırılmasına karşı işlediğini söylemişti. Aynı şekilde 2019 da Yeni Zelenda’da yapılan ve 51 Müslüman’ın öldürüldüğü saldırı da İslam’a karşı planlanmıştı. Bu saldırıları yapanlar sadece İslam karşıtı değiller aynı zamanda ırkçı deneyimlere de sahiptiler. 2014 yılında siyahi Eric Garner New York’da sokak ortasında dört polis memuru tarafından boğazı sıkılarak öldürüldü. Hispanikler, siyahlar ve İslamofobi mağdurları protestolarında hep beraber Garner’ın son sözleri olan “nefes alamıyorum” kelimelerini tekrar ettiler. Unutmamak gerekir ki nefret ve fobiler yönetilebilir. Bu duyguların içleri siyasiler ve aydınlar tarafından üretilen söylemlerle dolmuştur. Bu doluma talip olan bireyler başıboşluklarını sona erdirecek bir liman aramaktadırlar ve bu limanı buldukları yerler onların yeniden kurgulanmalarını sağlamıştır. Tüm bu katliamları motive eden sözüm ona halklarının iyiliğini düşünen birileri bulunmaktadır. Irkçı nefretin her zaman ikinci bir yüzü vardır; ekonomi. Bu yüz kendisini son Amerikan seçimlerinde göstermiştir. Meksikalı göçlerinin orada durdurulacağı vaadi Müslümanların ülkeye girişinin önleneceği vaadinin önüne geçmiştir. İslamofobi, İslam düşmanlığı algısının manipüle edilebilen bir yönüdür. Ekonomik kaygılara binaen dünya siyasi yapısının yönetilmesi arzusu ile suni üretilen bu korku 19 yy dan itibaren vücut bulmuştur. O yıllarda meşhur olan bakış, “doğuda binlerce kişi ölse adı problem konulur burada yani batıda bir kişi ölse adı cinayet konulur” şeklindedir. Batının İslam kaygısı her kaygının temelinde olduğu gibi varlık endişesine dayanmaktadır; varlığını kaybetme korkusuna. Varlık endişesi ise kişide yine suni olarak üretilen bir algıdır. Varlığını garanti altına almak isteyen insan savunma hattını elinin ve aklının erişebildiği en uç ufka kurar. “Bir milyon”unu garanti altına almak için ikinci bir “bir milyon” peşine düşer. Batılı insanlar da benzer kaygılarla öteden beridir sömürüsüne aldığı doğuyu kaybetme korkusuna 19 yy da girmişti. Zaman içerisinde sömürgesine aldığı toprakları direkt işgal altında tutmayı bıraktı ama varlık kaygısı olarak tanımladığı ekonomik refahı yitirme kaygısını nasıl dindirecekti? İlk gidilen ve tanıdık gelen yol bölge halkları arasında din misyonerliğiydi. İkincisi ise 18. yy’dan itibaren özellikle Kalvinist Hıristiyanların elde edilmek istenen bölge halklarının kültürlerinin dejenerasyonuyla kendisine bağlı halklar oluşturma çabalarıydı. Bu maksatla yabancı halkların direkt Hıristiyanlaştırılması yerine eğitilerek kendileriyle benzer kariyer yapmaları, benzer kıyafet giymeleri ve benzer kadın erkek ilişkileri geliştirme seçeneklerini sunmaktı. Bu maksatla doğulu ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi okullar açıldı. Bir tanesi de Talas’da kurulmuş olan Amerikan kolejleri bu kategoride görülebilir. Kaygıların manipüle edilmesinin yollarından diğeri de korkulan objeyi küçültmek olabilirdi. Batılılar arasında eğitimli ve laik kitleler Hıristiyanlık dininin diğer taraf inancını gülmeye sunmuşlardı. Bu yolla ölüm, yeniden diriliş ve cezalandırılma haberlerini getiren elçilerle başa çıkmaya çalışıyorlardı. Metafizik alemi, gören ve sorgulayan duyular ötesi ilah inancını yadsıyorlardı. Fransız Charlie Hebdo örneğinde olduğu gibi çirkin, itici, heveslerine düşkün ve aptal figürler olarak gösterebiliyorlardı. Bu durumda inanç elçileri sıradanlaşıyor ve getirdikleri haberlerde yalan haberlerden sayılıyorlardı. Batılı karikatürist aydınlar, karikatürlerle dünyanın geri kalanının din ve kültürlerinin de kendi tencerelerinde kaynatılabileceğini herkese öğretmek istiyorlardı. Önce 2005 Danimarka sonra 2015 3 Fransa karikatürleri krize sebep oldular. Gördükleri reaksiyonları eski Romalıların “barbar” yakıştırmasına benzer bir şekilde hümanizm karşıtlığı veya geri kalmışlıkla ilişkilendiriyorlardı. Onuru yaralanmış hisseden kişilerin tepki vermemeleri ve bu karikatürleri sindirmeleri istenirken olayın perde arkasından yürüyen tiplerin gerçekten de yaptıklarını takip etmek en azından sıradan halklar tarafından mümkün değildi. Müslümanlar yönetilen algının baskısını hissediyorlardı. Tepki verenlerin ne yapacakları kestirilemeyen karanlık ve cahil gruplar olduğu algısı medyaya düşmüştü. İlerleyen süreçte bu dergiye yapılan saldırı sonucu 12 kişi öldürüldü ve haberleri tüm dünyada yer aldı. Akabinde halklar arasında hepimiz “Hebdo”yuz protestoları yapıldı. İslam ve terörizm kelimeleri hafızalarda bu ve benzer olaylarla yer tutmaya başlamış oldu. Avrupa ırkçılık ve yabancı düşmanlığını izleme merkezinin (EUMC) hazırladığı rapora göre Avrupa’da yaşayan Müslümanların çalışma, barınma ve eğitim alanlarında ayrımcılıkla karşılaştıkları anlatılmaktadır. ABD’de Peaw Research Center tarafından yapılan araştırma genel olarak dindarlığa karşı ön yargıların arttığını İslam’a yönelik korkuların da diğer dinlere nazaran daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tüm bu korkuların yönetilmesinde izlenen yollardan birisi de insanların milyonlarca saat günlük izledikleri oyunlara ve filmlere konulan İslami sembollerdir. Müslüman kimliğine karşı bu sembollerle nefret algısı tetiklenmektedir. DİNİ SEBEPLER SONUCU ORTAYA ÇIKAN İSLAM DÜŞMANLIĞI İslam düşmanlığının başlaması Hz. Peygamber’e kadar uzanır. Onun tebliğini kabul etmeyenleri üç kategoriye sığdırmak mümkündür; tebliğini benimsemeden sessiz kalanlar, tebliğine siyasi ve ekonomik sebeplerden karşı çıkanlar ve onun tebliğine dini sebeplerden karşı çıkanlar. Dini sebeplerden karşı çıkanlar arasında putperestler, Hıristiyanlar ve Yahudiler bulunuyordu. Putperestler atalarının dinine muhalif olmak istemiyorlar ve ayrıca birden fazla ilahın tek bir ilahla değişemeyeceğini söylüyorlardı. Hıristiyan ve Yahudiler Hz Muhammed (as)’ın dinini kendilerinden aldığını ve Kur’an’ı da kendisinin uydurduğunu söylüyorlardı. İkinci dünya savaşı sonuna kadar batılılar Yahudilerden nefret ederken sonra onların yerine Müslümanları koydular. İlk gelenler kendilerinden sonra gelenlerden nefret ederlerdi sonra gelenler ise önce gelenlerden. Öte yandan Yahudi-Müslüman nefreti Müslüman-Hıristiyan nefretinin önüne geçmiştir. Ortaya çıkan bu psikolojik vakanın ilgi çeken yönü bugün Hıristiyan bazı toplulukların az nüfuslu Yahudilerin hamiliğini üstlenmeleridir. Müslümanların cevabını anlayamadığı soru, Yahudiler neden kendilerine baskı ve soykırım uygulayan batılılara değil de Müslümanlara düşmandırlar? Son yüzyılda gelişen kıyamet tarikatları ile Yahudilere vaad edilmiş topraklar ülküsü arasında paralellikler bulunmaktadır. Onlara göre dünyanın sonu gelmektedir ve kurtulanlardan olmak için bu yeni dini akımlara katılmak gerekmektedir. Dünyanın sonunun geldiğinin en önemli göstergesi İsa  (as)’ın yeniden yeryüzüne inmesi olacaktır. Bu ise Yahudilerin vaad edilmiş toprakları ele geçirmelerinin ardından gerçekleşecektir. Yahudilerin İsrail’de yerleşme girişimleri İsa’nın geliş tarihini hızlandıracaktır. Bu üç ilahi din arasından Müslümanların dışlanması öncelikle diğer iki dinde inanç sembollerinin iç içe geçmiş olmasındandır. Kutsal kitaplarından, çocuklarına koydukları isimlere kadar benzerlikler bulunmaktadır. Peygamberler, onlara olan sevgi veya övgüleri, ahret inancının İslam’a göre daha arka planda bırakılması ve kılık kıyafet yönleri yine benzeşmektedir. İki ilahi din, dünyevi özellikler olan ırk faktörünün önemsenmesi konusunda hemfikirdirler. Hıristiyan kitlelerinin önemli kısmı beyaz ırkla kendisini tanımlarken Yahudilik ise İsrail oğulları ırkının üstünlüğünü savunmaktadır. İki ilahi din mensuplarını birbirine ısıtan diğer bir faktör dünyevileşmedir. Her iki ilahi dinin mensupları da kendi dinlerinin güç ve zenginlik sembolleriyle herhangi bir çatışmaya girmezler. Kutsal kitaplarında anlatılan Davut (as) ve Süleyman (as) onlara göre hata ve sevaplarıyla birer kraldır. Kutsal kitaplarda anlatılan ve kendi bilinçlerini oluşturan hikayeler ve örnek aldıkları din büyükleri onları bulundukları hal üzere kabul ederler. Kalvinist hıristiyanlar yaşadıkları hayatın cennet hayatı olduğunu öldükten sonra diriltildiklerinde de aynı ayrıcalıklı hayata sahip olacaklarını öngörürler. Bundan dolayı zengin ve güçlü bir Yahudi veya Hıristiyan kendi dininin haini olmaz. Öte yandan Müslüman zenginleştikçe şımarıp dinden uzaklaşır. Yahudi ise zenginleştikçe ağırlaşıp dine ısınır. Müslüman güçlendikçe dinden soğur Yahudi güçlendikçe dine bağlanır. DİNİ RADİKALLEŞME SORUNU Konuyu tanımlayan temel sorular şunlar olabilir: Dini radikalleşme insanları neden korkutur? Dini inanç kimler için bir korku (fobi) veya kimler için bir ideal olarak görülebilir? Din sosyal bir düzenin çerçevesi içerisinde düşünülebilir mi? Din kendi kişisel yaşam alanı içerisinde kalabilir mi? Dinin gereği nedir; örneğin yeniden dirilip ayağa kalkacağına inanılan İsa (as)’ı veya benzeri bir kurtarıcı lideri beklemek mi? İçerisinde en fazla yeni Müslüman’ı barındıran İslami örgüt nasıl olur da Al Kaide’dir? Eğer dinler kendilerini kültürel köklerinden çözerlerse ne olur? Bugün neden sanki kimlikler dinler aracılığıyla yeniden tanımlanıyormuş gibi görünüyor? Din kültürleştikçe dünyevileşir; kültürel çevreden soğudukça ruhanileşir mi? Dünya sisteminden uzaklaşan din radikalleşir mi? Radikalleşen dinin mensuplarını yitirdiği söylenebilir mi? Cevapları bulmakta yardımcı olabilecek iki hipotez üzerinde durulabilir: Bir tanesine göre dünyevileşme hem kaçınılmaz bir süreçtir ve hem de modernitenin şartı ve sonucudur. Diğer tez dünyevileşmeye tepki veya modernitenin farklı bir görünüşü olarak yeni dindarlık eğilimlerinin ortaya çıkışıdır. Dini inanç dünya yüzüne ayağını, kültür ve hakimiyet bölgeleri edinerek basar. Bağlı olduğu kültür ve hakimiyet alanından koparılan dinler tekrar ayağı yere basıncaya kadar kaos ortamı hazırlarlar. Bu konular Fransa’nın ciddi tartışma konularıdır. Orada dini ve kültürel erozyonun yanı sıra doğulu dinlerin kendi kültürel alanlarına girişi laiklik tartışmasını yeniden alevlendirmiş durumdadır. Şu sorular tartışmanın ana formüllerini oluşturuyor: Laiklik bireysel özgürlüğün aleyhine bile olsa dini sembollere karşı yürütülmeli midir? Veya yeni dindarlık akımları insanlığın çeşitliliğinin ve özgürlüğünün zenginliği olarak görülebilir mi? Bu tartışmalarda yeni ve yabancı olan dini sembollerin ülkelerine girmesini seyreden değil kendi kültürel ve dini kimliklerini tekrar güçlendirme fırsatı arayan bir Avrupa tasavvuru ortaya çıkıyor. Son iki yüz senedir dünyevileşmeye itibar edilerek din yeniden tanımlanmıştı. Din kültürel kimlikten koparılmış ve geleneksel dindarlık sona erdirilmişti. Siyaset, dini kendi egemenlik alanından soyutlamayı planlamış ve bunu başarmıştı. İslami hakimiyet anlayışı da diğer dinlerin yaşadıkları çözülmenin benzerini vatandaşlık, ulus, devlet ve anayasa tarif ve uygulamalarının karşısında geçirmişti. Yeni dindarlık anlayışı geçmişten bugüne kadar süren inancın gerileyişine karşı durmayı istiyordu. Dünyevileşme maddecilik olarak yorumlanarak bir çıkış yolu bulundu. Bu durumda dünyevileşme batılı Pfingst, İslami Taliban ve Vahhabi gibi grupların da gözden kaçırmadıkları gibi kafirlik olarak yargılandı. Kültür ve dini semboller dört maddede bir araya gelme olanağı yakalarlar: 1. Dini ve kültürel ortak paylaşımlar, 2. sosyal ve ahlaki normlar, 3. inanç ve 4. din bilimi. İlk maddeye göre bir kişinin, mekanın veya maddenin dine göre kutsallığı ön plandadır. Helal ve haram yiyecekler, kutsal mekanlar ve türbeler hatta bir melodinin ilahi olarak dinileşmesi gibi. İkinci madde daha ziyade kadın ve erkeğin ilişkisine uygun örnekleri içerir, edep anlayışı gelişir. Üçüncü madde olan inanç ise kişisel inancın batıl geleneksel inançlarla iç içe geçmesi ile kültürleşir. Ağaçlara kumaş bağlamak gibi. Dördüncü maddenin açıklaması, kültürel bölge içerisinde tartışılan bazı dini anlayışlar olabilir. Namazdan sonra tespihatın toplu yapılışı, tesettür modası ve tartışmaları olabilir. Sosyal bağlar ister bir iltica problemi veya ister bir kabile sorunu dolayısıyla olsun zayıfladığında bireyler bağlı olduğu cemiyetten koparlar. Böyle bir kişi yabancı toplumlar arasında kendisine uygun yeni bir grupla bağ kurmak isteyecektir. Dini sembollerin tekrar tanımlanması ve esnetilmesi yeni bir grupla bağlılığı imkan dahiline sokacaktır. Dini semboller insanın inanç hissiyatının tanımlarıdır. Grup bağının gevşetilmesi ve koparılması sadakatten kopuş olarak ve dolayısıyla ihanet olarak görülecektir. İnsan ahlakı hain olmanın mümkün olmadığı bir bilinç düzeyinde bulunur. Bu durumda yeni ahlakın kuruluşu dolayısıyla sadakatin yeniden tesisi dini inancın buna onay vermesiyle mümkündür. Eleştiren ve onaylamayan dini inancı insan esnetebilmekte ve hatta değiştirebilmektedir. İnsan fıtraten kendisini affeden bir inanç sistemine yaklaşmaktadır. Dini hassasiyetler tekrar tanımlanırken kültürle uyumlu geleneksellikten uzaklaşabilmekte ve tehlike arz etmektedir. Bu durumda dindar insanla devlet arasında boşluk oluşmakta ve devlet kontrolünü kaybetmektedir. Yeniden devlet örgütünün bir parçası olarak ifade edilebilmenin yolu da dini tanımlamaların devlet ve toplum hayatına uygun olarak değiştirilmesidir. Devlet sistemleri tanımlanamayan gruplara karşı etkin güç kullanmaya meyillidir. Onları standartlaştırmayı ve dolayısıyla normalleştirmeyi ister. Standartlaştırma global yaklaşımın bir yan ürünüdür. Maksat bir engelle karşılaşmadan dünya geneline her objeyi ve hatta manaları alınabilir verilebilir, sürdürülebilir ve yerine göre vazgeçilebilir olarak sunmaktır. Sunulan objenin engel oluşturması, bencillik yapması ve dolayısıyla çift kutupluluk yapması önlenecektir. Bu durumda maddeciliğin yanına manacılığın çıkarılması dünyevileşme yolunun değişmesi olarak hatta tehlikeye girmesi olarak görülecektir. Bu durum dini hassasiyetlerin hangi öncelikte tutulduğuna da bir göz atmaya sebep olacaktır. Din kendisini sadece gidilen bir alternatif inanç sistemi olarak sunmadığından ayrıca gerçeği söyleme hatta gerçeğin bizzat kendisi olma iddiasından dolayı hassasiyet kazanmaktadır. Dinler her ne kadar devlete sadakate davet etseler de sosyal düzenin nasıl olacağı ile alakalı son söz sahibinin devlet değil kendisi olduğunu söylemekten vazgeçmemişlerdir. İlahi bir kaynağa dayanan dinin kültürle ilişkisinde baskın olan taraf dindir ve kültüre geri planda kalan bir statü verir. Arayışların geleneksel ortamından kopmuş bireylerle sınırlı kalmadığı aynı zamanda ekonomik ve teknik uçurumlarla bölünmüş dünyanın halkları değişime zorladığını görmek mümkündür. Değişimin topluma yaklaştığı ve zorladığı yapı bilim ve teknikle sınırlı kalmaz. Değişim en müsait olan kapıdan yaklaşır bu kapı kültürden ziyade dünyada serbest dolaşıma daha açık olan dini kapıdır. Eskiden olduğu gibi bugün bir Cezayirli otomatik olarak Müslüman değil veya bir Rus, Ortodoks, bir Polonyalı ise Katolik değildir. Bir zamanlar Müslümanlar arasında faaliyet yürütmeleri imkansız görünen Hıristiyan misyonerleri geleneksel Müslüman hakimiyet alanlarına girdiler. Bu durumların adeta bir aynası gibi Cezayir, Hindistan ve Rusya da devletler vatandaşlarının din değiştirmelerini önlemek kastıyla kanunlar çıkardılar. Kendi devlet ve halk karakterlerini koruma amacı güttükleri bu atılan adımlarından anlaşılıyordu. İslam Kuzey Amerika’ya göç eden hispaniklerin yanında siyah Amerikalılar için de önemli bir seçenek haline geldi. Dinini değiştirenler bilindik sosyal çevrelere mensuplar; ikinci jenerasyon mülteciler, güvenliği olmayan sosyal tabakalar, azınlıklar, arayışta olan asi gençler gibi. Hıristiyanlıktan İslam’a geçen insanlar daha çok bazı Müslüman aşırı gruplara katılmayı yeğliyorlar. Bunlardan dikkat çekici olanlar selefiler, tebliğciler ve bazı sufi gruplarının yanında Al Kaida. Fransa yeni dini akımlar ve yorumlar sunan Evangelist, Yehova kiliseleri ve camilerin çoğaldığı bir ülke haline geldi. Bu mabetlerde ibadet edenlerin etnik çeşitliliği görenlerin dikkatlerinden kaçmıyor. AVRUPA MERKEZLİ DÜŞÜNCENİN İSLAMOFOBİYE EVRİLMESİ Batılı anlayış din temeline dayanmaksızın kendi geliştirdiği yaşama ve anlayış halini kıstas olarak kabul etmektedir. Üniversitelerinde ve entelektüel çevrelerinde “eurozentristisch” yani “Avrupa merkezli bakış” ne kadar doğrudur tartışmaları yapılmaktadır. Romalılar zamanında “barbar” kalıbı ve “hümanizm” kalıbı geliştirilmişti. Romalı olmayanların barbar olduğu ve ama hümanist olamayacakları açıklık kazanmıştı. Aşağı yukarı iki bin sene sonra üstelik Hıristiyan olmuş Avrupa’da benmerkezcilik devam ediyor. Avrupalı bir felsefeci olan Leibniz bütün insanların kabul edebileceğini umut ettiği ve büyük dünya dinlerinde görülebilen kolay anlaşılır bir ilah fikrini geliştirmişti. O teorisinde kültür ve dinleri evrensel bir anlayışa göre dizayn etmişti. Ama onun karşıtlarının eleştirdikleri nokta bu anlayışın merkezine Hıristiyanlığın temel figürü olan İsa (as)’ın konulmayışıydı. Evangelist anlayışa göre İsa (as) gerçeğin ve şimdiki zamanın görünen yüzüydü; o sadece akılcı bir teoremin içinde kalamazdı. Bu manada Leibniz karşıtları diğer dinler gibi Hıristiyanlığın da felsefe içinde eritilmesine karşıydılar. Ayrıca Hıristiyan inancı diğer dinler ve kültürlerle aynı kategori içinde değerlendirilemezdi. İnanç, ikinci dünya savaşının ardından kullanılmaya başlanan globalleşme kavramının içeriğine uygun hızlı bir dönüşüm geçiriyor. Din eskiden kültürel kimliğin merkezinde bulunurken yeni dindarlık hali köklerinden kopmuş bireylerin anlam arayışlarının bir ifadesi olabilir. Dindarlık toplum içinde sunulan birçok alternatif yaşam modellerinden bir tanesidir. İslamofobi konusunun temelinde yatan sebeplerden bir tanesi toplumların farklı dünyevi çıkar atmosferinde bulunuyor olmalarıdır. Bu kutuplaşmanın temelinde dünyevileşme sürecinin bulunduğu söylenebilir. Dünyevileşmenin başlangıç noktasında daha hür ve ekonomik iyileşmenin hedeflendiği bir zaman dilimi yatmaktadır. Din bu ilk safhada bir engel olarak görülmüştü. Bu engeli ortadan kaldırırken toplumsal alan ve kamusal alan ayrımı yapılmış ve zamanla daha ileri gidilerek dinin topluma olan kültürel bağları koparılmıştı. Bu süreç dini değer ve sembollerin yeniden tanımlanması ve dinin kültürel yönden kişiliksizleştirilmesi etabına girdi. 1950’li yıllarda Ürdün’de radikal özellikte kurulan Hizbut Tahrir Londra merkezli olarak Avrupa’da yayılmıştı. Üyeleri ikinci jenerasyondan Müslümanlar ve din değiştirenlerden oluşuyordu. Hedefleri arasında kültürel bir bölgeye ve özelliğe bağlı kalmadan tüm dünyadaki Müslümanları içine alacak bir halifelik kurmaktı. İslamofobi kavramı batıda bir savunmanın veya farklılaşmanın ifadesi olarak kullanılabilir. Savunmanın ifadesi kendi kültürel ve dini atmosferlerinin korunması refleksiyle açıklanabilir. Bu durumda İslam’a karşı aldıkları pozisyon dünyevi yaşamları ve bu dünyevi yaşamlarıyla özdeşleşmiş olan dini değerlerinin korunması olarak anlaşılabilir. Yabancı kültür ve din grupları öncelikle batılı sömürgeci anlayışa göre yargılanmışlardır. Bu durumda bir yabancı halk grubu ve devleti batılı devletlere sadakatlerine göre ya legitim görülmüşlerdir veya düşman olarak görülerek cahil ve kültürsüz oldukları söylenilmiştir. Örneğin şu soru tartışılmıştır; Konfüçyüslük barış içinde bulunulan Çin devletinin kendisini bir ifade ediş tarzı mıdır yoksa din midir? Katoliklere göre din olarak yargılandığında Konfüçyüslük kafirliktir. Din, kültürü toplumdan ayrıştırabilecek özelliktedir. Bazen ise din ile kültür birbirlerine uyum sağlarlar. Bazen de din içine girmek istediği toplumun kültürünü bir geçiş koridoru kabul eder yadsımaz, kültürle çatışmaya girmeden o toplumu dini olarak dönüştürmek ister. Hıristiyanlığın güney Amerika toplumları arasına girerek zemin tutması gibi. Batılı anlayışa göre bir kültür dindar, dindar olmayan veya kafir şeklindedir. Kafir batılı anlayışa göre yabancı olup dini emelleri dünyevi emellerinin önüne geçmiş kişi ve dini sistemlerdir. 19. yy.’ da kendi egemenlik bölgelerinde faaliyet gösteren tebliğ cemaatini Katolik ve Evangelistler kafir ve yıkıcı bir grup olarak tasnif etmiştir. Hıristiyanlar yabancı kültür ve dinlerle farklı ilişki tipleri geliştirmişlerdir. İlk Hıristiyanlar kendilerini Yahudilik kültürüne ait görmüşlerdi. Eğer Müslüman hakimiyeti içinde bulunmuşlarsa onları da kendi dinlerinin devamı olarak görmüşlerdi. Bu durum kendi devlet ve hakimiyet alanlarını geliştirdiklerinde değişmiş ve düşman ile dost ayrımını yabancı kültür ve dinler tasavvuruna uygun bir şekilde yapmışlardır. TİCARİ KAYGILARLA ALGILARIN YÖNETİLMESİ Algı yönetiminde kullanılan unsur korku yeteneğidir. Örneğin bir hastalığın topluma ifşasında iki yön tercih edilebilir; ya üstü kapatılır, önemsizleştirilir veya olduğundan daha fazla önemli hale getirilir. Bu sıralamanın uygulanışında haber ağları ve sosyal medya kullanılır. Georgia devlet üniversitesinin verdiği istatistiklere göre medya verdiği haberlerde seçicilik yapabilmektedir. Buna göre birbirlerine yakın zamanda meydana gelen olaylardan saldırganların Müslüman olduğu haberlerin medyada yer alma oranı yüzde 20 iken saldırganların Müslüman olmadığı diğer benzer saldırıların medyada yer alma oranı yüzde 3.8, diğerinde 3.3 ve bir diğerinde 7.4 şeklinde olmuştur. Verilen hastalık haberlerinde de benzer haber tercihleri yapılır ve korkular depreştirilir ardından ilaç firmaları ilaç üretip pazarlarlar. Silah pazarı dünyanın en büyük pazarlarından birisidir. Bu pazarın en büyük tedarikçileri ise batılı şirketler Boeing ve Lockhet Martindir. Boeing şirketinin sadece yolcu uçağı üretmediği bir gerçektir. Lochet martin şirketinin 120 bin çalışanı mevcuttur. Forbes dergisinde yayınlanan makaleye göre son 20 yılda dünyada yaklaşık 800 milyar dolar silah satışı gerçekleşmiştir. Bu şirketlerin farklı isimler altında birçok ülkede silah ürettiğini belirtmekte fayda vardır. Dünyanın en fazla silah satan ülkeleri Amerika, Rusya ve Çin’dir. Amerikan şirketleri dünya silah pazarının 33% lük payına sahiptir. Fransa ise bu üç ülkenin girmediği tüm bölgelerde silah satışı yapmaktan çekinmemektedir. Dünyada savaşların olması silah satışlarını artırdığı sürece batılı şirketleri mutsuz etmeyecektir. Korkuların nasıl yönetildiğiyle alakalı vakalar zinciri radikal İslamcıların 11 eylül saldırıları sonrasında gözlemlenmişti. Yapılan haberlerle dünya halkları bu terör saldırılarının sanki kendilerine yapıldığı algısını almışlar ve buna inanmışlardı. Amerikan devleti kendisine fiili saldırı yapıldığını dünya önünde ispat ettikten sonra dünya çapında savunma amaçlı işgallere girişmişti. Gelişen süreçte Irak ve Afganistan işgal edildi. Yapılan eylem dünyanın iki kutuplu olarak halkların algısına sunulmasıydı; birincisi terör saldırısına uğrayan batılılar ve ona bağlı hareket edenler, ikincisi ise batılı olmayan terörist eylemciler yani Müslümanlar. Zamanın Amerikan devleti başkanı Bush bunun bir haçlı savaşı olduğunu vurgulamıştı. O yıllarda medyada yer alan haberlerle oluşturulan islamofobi sonucunda İslami semboller taşıyan insanlar sokaklarda tesadüfi seçilmişler ve saldırıya uğramışlardı. Darp edilenlerden 17 tanesi o günlerde ölmüştü.  Direkt kendi askerlerini cepheye sürerek yabancı bir toprağı işgal, arzu edilen bir uygulama yolu değildir. Dünyanın yeniden düzenlenmesi projesi yapanlar alternatif yolları denemişlerdir. Örneğin diktatörlere karşı çıkışın onurlu mücadelesi olarak medyada yapılan haberler sonucu Arap baharı adı altında başlayan protestolara ilgi artmıştı. Müslüman ülkeler bugün içlerinde yaşadıkları bahar protestolarının kaosu içinde kalmışlardır. Bu ülkelerde bitmeyen iktidar savaşları başlangıçta ortaya çıkan insancıl amaçları unutturmuştur. Oluşturulan korkuda amaçlananın sadece silah satışı olmadığı aynı zamanda coğrafyaların ve halkların yeniden dizaynı olduğu söylenmiştir. Verilen negatif İslam imajı yapılan demografik manipülasyonları batılıların gözünde legitim hale getirecektir. Yapılan maddi harcamalar ve cepheye sürülen askerler halkların savunmasını ve ekonomik stabilitesini oluşturacaktır şeklinde açıklamalar yapılacaktır. Sonuçta bu operasyonları yapanlar kendi halkları önünde alkışlanacaklardır. Baskı altına alınan ve korkan halklar ise kendilerini ifade ederken kimliklerinde bulunan din hatta kültür ifadelerini değiştirmeye meyledeceklerdir. Bu baskının geldiği noktada siyasiler şu soruyu ortaya atmıştır; Müslümanların izlenmesi için elektronik ortama uygun bir yazılım geliştiremez miyiz? KAYNAKLAR: OLİVER ROY, HEİLİGE EİNFALT (KİTAP) AYTUNÇ ALTINDAL, ÜÇ İSA (KİTAP) TRTHABER, İSLAMOFOBİ (VİDEO SERİSİ) HALUK TATAR, İSLAMOFOBİ- İSLAM DÜŞMANLIĞI VE KORKUSU (VİDEO) DİYANETTV, İSLAMOFOBİ ENDÜSTRİSİ (VİDEO SERİSİ)